Kaptan Heyamola (Özcan Onur)
Ressam, heykeltraş ve denizci.
1939 doğumlu. Bir öğretmen ailesi çocuğu.
Resim ve heykel çalışmalarına çok küçükken başladı. Ondört-onbeş yaşlarından bu yana
felsefe, psikoloji ve pedagoji konularına yakın ilgi duymakta. Lise ikinci sınıfta okuldan ayrıldı.
İçinde bulunduğu koşullarda başka seçeneği bulunmadığı için 1957-62 yıllarında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam etti. 1967 yılında İ.D.G.S. Akademisi’nde açılan bir devlet bursu sınavına -hiçbir neden gösterilmeden- kabul edilmeyince sanatsal çabalarını durdurdu, denizci olmaya karar verdi. 1969 senesinde Bodrum’da yapımına başladığı Heyamola isimli yatı, Türkiye’de deniz turizminde kullanılan ilk gemilerden biri oldu. Ülkemizde betonarme tekne yapımına da öncülük eden sanatçı 1975’te Bodrum’da “Atölye Heyamola”‘yı inşa etti. Burada önce, birçok sanatçı ve öğrencinin birlikte çalışabileceği bir ortam hazırladı, daha sonra ilerde vakfa dönüşecek bir “Sanat ve Kültür Derneği” kurma girişiminde bulundu. En büyük amaçlarından biri Bodrum ve çevresini antik çağın en gelişmiş sitelerinden olan Halikarnasus’a yaraşır biçimde dünya çapında bir kültür ve sanat merkezi haline getirmekti. Ancak bu çabaları ne yöre halkından ne de ilgili resmi kurumlardan hiçbir destek görmedi. En çok ilgilendiği konular, Sibernetik, Biyonik ve Genetik bilimleri ile uzay araştırmalarıdır. Son yıllardaki çalışmalarını yaz aylarında Heyamola-3 isimli yatında, kışın da Paris’te sürdüren sanatçının bu yılki uğraşları arasında resim ve heykel yapımında lazer ışınlarının kullanımı da yer alıyor. Önümüzdeki yıllarda A.B.D. ve Japonya’ya da gitmeyi tasarlayan Kaptan HEYAMOLA’nın ileriye dönük isteklerinden biri, bir uzay kentinde de yaşamak. (1986 yılında İstanbul Destek Sanat Galerisi’nde açtığı serginin davetiyesinden alıntıdır)
Dünya adlı gezegende devrimci bir çağ yaşanıyor. Genişlik ve derinliğine, ekonomik, politik, sosyal, kültürel… Her yönde, her alanda.
Elbette görsel sanatlar da bu özellikten payını alacaktır.
Çağdaş bilimler ve teknolojinin sağladığı bazı olanaklar resim sanatına yeni bir boyut getirmekte. Kısa zamanda bütün yeryüzünü kuşatacak yepyeni bir akım doğmak üzere.
“Kaptan HEYAMOLA”
Paris’te 1985 yılında “Computer DE GRAFE”‘i resim yapmak amacıyla kullanan dünyadaki ilk ve tek ressam. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da bu akıma öncülük eden devrimci ustalardan biri.
Kaptan Heyamola (Özcan Onur)
Sanatçı, ressam, heykeltraş ve denizci Özcan ONUR, 1939’da Samsun’da doğmuş.
1956-1962 yılları arasında 6 yıl İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim görmüş ve resim bölümünden pekiyi derece ile mezun olmuş.
İlk resim sergisi, 1965 yılında kendi okulu olan Akademi salonlarında açılır. Çok ilgi gören bu eyleminde okul müdürü Asım MUTLU tarafından zamanın İstanbul Valisi Niyazi AKI’da özel olarak bu sergiye davet edilir. Bu ziyareti sırasında Müdür Bey, Vali Bey ve Sanatçı arasında geçen sohbette, bu genç adama yurtdışında kendisini daha çok geliştirmesi için mutlaka bir burs temin edilmesi de konuşulur. Ancak bu istek gerçekleşememiş. Vali, sergide yer alan Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk portlerini İstanbul Vilayeti adına satın almış, okul yönetimi de İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne konulmak üzere bir tablosunu sanatçıdan istemiş.
1965 yılında sanatçı, yerleşmek üzere Bodrum’a gitmiş ve çalışmalarını orada sürdürmüş. 1967’de uzun yıllardan beri ilk defa devlet, genç sanatçılara Paris, Berlin, Roma gibi yabancı kültür merkezlerinde eğitimlerine katkıda bulunması amacıyla, 4 yıllık bir burs verilmesine karar vermiş ve bu vesileyle İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde de bir sınav açılmış. Sanatçı Özcan ONUR da bu sınava girmek istemiş fakat -hiçbir neden gösterilmeden, anayasal hakları dahi hiçe sayılarak- sınava kabul edilmemiş. Bunun üzerine sanatçı, aynı yıl Ankara’da açtığı 2’inci resim sergisindeki bütün yapıtlarını, emekçilerin örgütü olarak bildiği Türkiye İşçi Partisi’ne bağışlamış, fırçalarını kırmış, sünger avcılığı yapmak üzere Afrika’ya gitmiş ve denizciliğe başlamış.
1970, 1976 ve 1983’te Bodrum’da “Heyamola” isimli 3 adet teknesini bizzat kendisi yapmış ve 25 yıl denizci olarak yaşamış.
Ayrıca 1975 yılında inşa ettiği “Atölye Heyamola” adlı atölyesinde faaliyetlerini sürdürmüş ve bu atölye yıllarca yörenin kültür merkezi olmuş.
Neyzen Tevfik’in doğumunun 100’üncü yıl dönümünde ona ithafen bir resim ve heykel sergisi açmış, atölyesinde eğitimler vermiş. Bu mekanın bir müzeye dönüştürülmesi için yaptığı çabalarda olmuş ama hiçbir sonuç alamamış.
1980 yılında öğrencilerin ve sanatçıların birlikte çalışabileceği, seminerler, konferanslar ve uluslararası sanat şenlikleri düzenleyebilecekleri bir platform örgütler. Aralarında Mümtaz SOYSAL, İlhan BERK, Hilmi YAVUZ, Vedat TÜRKALİ, Şükran ARTUNGAL, Gülriz SURURİ, Filiz OFLUOĞLU, Füreyya, Mina URGAN, Ümit SERDAROĞLU gibi 90’a yakın aydın ve sanatçı isimlerle birlikte bir dernek ve vakıf kurma girişimi ile eylemlerde bulunur. Amaç Bodrum’un dünya çapında bir kültür ve sanat merkezi olmasını sağlamaktır. (Mümtaz SOYSAL, 1 Ağustos 1980 tarihli Milliyet Gazetesindeki köşesinde bu oluşumdan bahseder.)
1970 yılından bu yana, sibernetik, biyonik, genetik bilimleri ve uzay araştırmalarıyla çok tutkulu bir şekilde ilgilenir. TÜBİTAK’ın çıkardığı Bilim ve Teknik Dergisi’nin kapağında gördüğü bilgisayarla çizilmiş bir desen ilgisini çeker. 14 yıl bu dergiyi hep yanında taşır. (Bilim ve Teknik Dergisi / Sayı: 35 / 1970 “Kompüter ve Sanat”)
Bir manifesto ile “Elektropentür” kavramını ortaya koyarak, “Üretimde, Yönetimde ve Eğitimde her geçen gün biraz daha kompüterize olan bir dünyada resim sanatının da bu büyük potansiyelden yararlanması kaçınılmazdır” der. (Bakış, Bilgisayar Teknoloji Dergisi, 1986, Sayı: 3)
Estetik amaçların ötesinde 3 hedefinin daha olduğunu belirterek bunları şöyle sıralar:
- Kompüteri geleneksel araç ve gereçler kadar rahatlıkla ve tam bir özgürlük içinde kullanabilmek.
- “Pentür” sanatında yapılan üretimi endüstriyalize etmek.
- Pentür yaratıcılığı ile sağlanan estetik değerleri demokratize etmek.(Yani değerlerin varlıklı zümreler dışında kalan insanlar tarafından da kolaylıkla elde edilmesini gerçekleştirmek.)
Sanatçı bu bildirisinde ayrıca bir öngörüde de bulunur ve şöyle der: “Yakın bir gelecekte resim sanatının gelişimi, ona edebiyat ve müziktekine benzer bir boyut verecektir. Dünyanın en ünlü ressamlarının elektronik yapıtları, gerçek değerlerinden ( özgünlüklerinden) hiçbir şey yitirmeden bütün dünyaya yayılacaklardır.” Bunu; herkese ekmek, herkese su, herkese ilaç, herkese kitap gibi “Herkese resim” sloganıyla dillendirir.
“Aslında bütün yaratıcı sanatçılar gibi ressamlar da, çok özel durumlar dışında, yapıtlarını tek bir kişi için oluşturmazlar. Yine bütün sanatçılar gibi, gerçek ressama yön veren en güçlü etkenler, bir nesnenin, bir olayın derinliğinde yatan gerçekleri yakalamak heyecanı yanında, onu bir denge ve uyum içinde özgün bir biçimde dile getirmek ve ona en yaygın şekilde toplumsal bir boyut kazandırmaktır. Şiirin de, senfoninin de, romanın da, dansın vesairenin de ortak noktası budur. İnsanlar Mozart’ın bir konçertosuna, Hayyam’ın bir dörtlüğüne tek başına sahip olmayı istemeyecek kadar akıllıdırlar. Fakat konu bir ressamın tablosu olunca, durum değişir. Özellikle son bir kaç asrın kalıntısı, bireyci görüş ve mülkiyet anlayışı birden beliriverir. “Yalnız benim” , “Bana ait” gibi bir yanlışa düşülür.” Sen kimsin? Bu hakkı nereden buluyorsun? sorusunun yanıtı genellikle iki noktada düğümlenir. Bunların birincisi “satın alma”, ikincisi de yapıtın “tek olma” özelliğidir. Bu ikili, zaman içinde ekonomik ve sosyal nedenlerle çeşitli çarpıklıklara ve yozlaşmalara yol açar. Olayı özünden yaralar. Oysa bir sanatçının yıllarca süren bir emekle meydana getirdiği yapıtını, kimliğini hiçbir şekilde tanımadığı herhangi birine bir anda para karşılığı satması da, onu tek olarak yapması da arzusu dışında bir takım zorunluluklardan ötürüdür. Hatta bu durum çoğunlukla onun için üzüntü kaynağı olur. Geçmiş dönemlerde bu kısır döngüyü kırmayı deneyen bir çok sanatçı çıkmıştır. Gravür, litografi, serigrafi çalışmaları bu örneklerden bazılarıdır. Fakat rengin yapısı, yazı ve sesten daha karmaşık olduğu için bu teknikler edebiyat ve müziğe koşut biçimde toplumsal boyut kazanmasını yeterince sağlayamazlar. “Elektropentür” olayı soruna sadece teknik çözüm getirmekle kalmayacak, toplumla ressam arasındaki organik bağın kopukluğunu da giderecektir. (Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Teknik Eki, 1986)
Uygulamalı çalışmalarını 1984 yılında Paris’te yeni bir bilgisayar üretmekte olan bir Fransız Şirketiyle işbirliği yaparak geliştirir. Hatta Fransız Şirket, geliştirdiği “Computer de GRAFE” adlı bilgisayarı Özcan ONUR’un yapıtlarıyla tanıtır. Sanatçı, bilgisayar, ekran, disketlerle oluşturduğu yapıtlarını ilk kez Mart 1986 yılında 2’inci Enternasyonel Parigraph Fuarında, 40 gün sonra da İstanbul’da Maçka Destek Sanat Galerisi’nde ve 1987 yılında yine Paris’te “Grand Palais” de düzenlenen “Salon Des Independants” ta sergiler. O zamana kadar bilgisayarlar sadece grafik amaçlı kullanılırken, ilk kez resim amaçlı da kullanılmaya başlar. (Bilgisayar Dergisi, 1988, Sayı:85)
Dünya’da “Digital Art” ın yeni konuşulmaya başlandığı bir dönemde, internet henüz keşfedilmemiş, disketler henüz bilinmezken Avrupa’da bile dijital sanattan yeni yeni söz edilmeye başlanmışken, bir Türk sanatçısının bu alandaki uygulamaları, üretimi ve ilk avangart sergisini Paris’te açması çok ilginç karşılanır.
Araştırdığımda, dünyada dijital sanatın örneklerinin ancak 2000’li yıllarda çoğalmaya başladığını görüyoruz.
“Türkiye’de sanat ve teknoloji çevrelerini dijital sanatla tanıştıran ilk kişi Özcan ONUR olmuştur.” (Gültekin ÇİZGEN, “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” 2007 Arkeoloji ve Sanat Yayınları, Digital Sanat, s/68)
Sanatçı 1993 yılından sonra maddi olanaksızlıklardan ötürü çalışmalarını farklı bir boyuta taşır. “Sanat her türlü malzemeyle yapılır. Düşüncelerim ve duygularımı elbette pek çok yolla aktarabilirim. Asıl olan amaç ile aracı karıştırmamaktır. Günümüzde vahşi kapitalizm insana insanlığını unutturdu. Sanatın niteliği, felsefesi piç edilmiştir. Sanat bir meta değildir. Sanatın kaynağı dışarıda değil, kişinin iç dünyasındadır, beyninin kıvrımlarındadır. Sanat yapanın beyninin bir yansımasıdır. Aynı zamanda çağının ve toplumunun ürünüdür, ruhudur. Bir imaj bin sözcüğe bedeldir. Resim sanatı sözcüklerle anlatılmayı gerektirmez. Kendisi bir dildir ve bu dil tüm insan türünün ortak dilidir.” der. “Zarfa değil mazrufa bak” en çok kullandığı sözcüklerden biridir.
Sanatçı bugün de çalışmalarına bütün yoğunluğu ile devam etmekte; bir taraftan dünyadaki sosyal, siyasal gerçeklerle, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri dikkatle izlemektedir.
Daha ilk gençlik yıllarından beri klasik eğitimle yetinmeyen, soran, sorgulayan, hayal eden, yorulmak bilmeyen bir öğrenme çabasıyla araştıran, içinde bulunduğu topluma öfkeli bir mizahla bakan sıra dışı bir insan ve özgün bir sanatçı…
Bodrum, uzun yıllar önce öngördüğü gibi toplumuyla, çevresiyle, toprağıyla ne yazık ki onun ifadesiyle dejenere olmuştur. Şu an 58 yıldır yaşadığı emek ve mücadele verdiği Bodrum’dan artık gitme vaktinin geldiğini düşünüyor. Daha huzur içinde yaşayabileceği, çalışabileceği sakin bir sahil beldesi olan Datça’ya taşınmaya hazırlanıyor. Bu güne kadar hiç satmadan biriktirdiği, 70 yılın emeği 500 civarında resim ve heykeliyle beraber.
Aycan ÇETİN
Belgeselci-Yapımcı
(2023)